
Bahar, kapıyı ne zaman çalarsa bekletmeyeceksin. Menteşeleri sökercesine acele edeceksin ve ardına kadar açılan kapıdan renkleri ve kokularıyla seni kuşatan bahara “hoş geldim” diyeceksin çünkü bahar sensin artık... Hangi rengi kuşanırsan kuşan hiçbiri diğerine hâkim olmayacak. Kokulardan koku beğen, hiçbiri diğerinden daha güzel kokmayacak. Çünkü baharsın artık.
Nereden gelirsen gel, ya Kavrun’dan çıkacaksın ya Kavrun’a varacaksın. Zerdüşt buyurmadıysa Kaçkar geçitleri böyle buyurdu... Geldiğin yer, gittiğin yer önemli değil... Başlangıcın ya da bitirişin Kavrun olacak.
“Alternatiftrekking”ten değişik bir rota önerisi gelince hazırlıkları tamamlayıp yola düştük. Dokuz kişiydik ve dokuzumuz da Zümrüdü Anka’yı arıyorduk. Kimimiz uçakla, kimimiz otobüsle, kimimizde özel araçlarıyla çıktık Ankara’dan. Sırt çantalarının altında iki büklümdük. Renksiz ve kokusuzduk. Bahar olmaya az kalmıştı. Hele bir Kavrun’a varalım dokuzumuzda dikleşiriz, can suyunu almış papatyaya keseriz.
Ardeşen’de Hüseyin karşılıyor bizi, iki kolu iki yanda yarının baharlarını kucaklıyor. Minibüsüne binip hemen koyuluyoruz yola. Ayder’i geçiyoruz içimiz burkularak. Ayder çoktan pörsümüş. Bakamıyoruz. İçimiz sızlıyor yeşilin kararmasına. Çabuk Hüseyin, varalım Kavrun’a...
Köprüyü iki metre geçer geçmez iniyoruz araçtan. Çığın kalıntıları saçılmış dört bir yana. Yalçın da almış nasibini çığdan ama dolu dolu gülüyor yine de. Açıyor kollarını. Kollarını açmayan yok. Eşi Fadime her zamanki gibi yöresel giysileriyle ve elleri yarım kalmış işinden ayrılıp “hoş geldin”e geliyor. Yanlarında gözleri en güzel kızlarıyla. “Madur mudur” etmeden çaylar geliyor önce sonra sis. Hani elini uzatsan bileğini göremezsin ya öyle bir sis. Belli bizi sevdi Kaçkarlar... Dağların eşkıyasını gönderip hoş geldiniz diyor. Sarıp sarmalıyor bizi.
Kamp alanına çadırlarımızı kurup geceye hazırlanıyoruz. Sibel ve Tekin tarhana ve makarnadan oluşan menüyü hazırlıyor. Hasan İlhan yarının hazırlıklarında şimdiden. Ne de olsa rehberimiz o.
Sabah altıda uyanıp kahvaltımızı ediyoruz Yalçın’ın “Şahin”inde. Herkes tereyağı ve bal yiyor. Yürüyüş ve sporla kolesterolünü düşüren Hüsnü Çuhadar ağzını şapırdatıyor zevkle. “Daha da düşecek” diyor. “Hele bir hafta sonra görün.” Kahvaltıdan sonra tansiyonumu ölçüyor Serpil. “İyisin hocam, iyisin” diyor ilk günde on yaş gençleşmiş yüzüyle. Pınar, Ankara’dan beri aynı soruyu tekrarlıyor; “Katırlar gelecek değil mi?” Onur ve Fırat en sportif giysililerimiz. Onlar da hazır.
Yiyeceklerimizi, çadırlarımızı Yalçın’a emanet edip yola çıkıyoruz. Katırlar getirecek eşyaları... Yine de ben, Hasan ve Tekin uyku tulumlarımız ve çadırlarımızı yanımıza alıyoruz. Yol uzun, yol güzel, yolcu olmak yaşamı yeniden keşfetmek demek.
Sabah 8’de Kavrun’dan başlayan yolculuğumuz molalarla vererek devam edecek ama önce Kavrun 1 geçidini aşıp Derebaşı’nda kamp atacağız ve katırlar bizi orada bekleyecek. Derebaşı gölüne geliyoruz ama katırlardan haber yok. Birinci buluşma başarısızsa ikinci buluşma noktasına hareketlenmek gerek. Çaresiz Kavrun 2 ve Kavrun 3 geçitlerini de aynı gün aşacağız yoksa aç ve açıkta kaldık demektir hem de Kaçkarlarda...
Buzullardan eriyen suların çağıltıları, çiçek kokuları, kızgın güneş, yol boyu bizi terk etmiyor. Altı saatlik bir yürüyüşten sonra Kavrun 2 geçidine geldik. 75-80 derece eğimli bir geçit burası. Gözümüz korkuyor, kayarız, düşeriz, gücümüzü tüketiriz diye endişeleniyoruz ama ekip durmak için değil geçitleri aşmak için yola çıktığından devam diyoruz. Önden Fırat, Onur, Serpil ve Pınar tırmanmaya başlıyor. Geçidin yarısında aksaklık çıktığını gözlüyoruz. Pınar Kayalara tutunup kalıyor orda. Hüsnü’yle benim gözümüz iyice yılıyor. Bereket, Fırat geçide ulaşıp çantasını bırakıyor ve geri dönüp Pınar’a yardım ediyor. Bu arada Onur ve Serpil de geçidi aşıyorlar. Sıra bize geldiğinde uzaktan görüldüğü kadar zor olmadığını anlıyoruz Hasan ve Tekin’in sayesinde. Hasan, Sibel ve ben geçidin sol yanındaki kayalık, taşlık bölümden tırmanırken, Hüsnü ve Tekin sağdaki ot sekilerine basarak kaymamaya çalışıyorlar. Bir saati aşan tırmanıştan sonra geçide varıyoruz.
Sırada Kavrun 3 geçidi var ya bizim dizimizde takat yok. Akşamın altısı olmuş ve daha önümüzde 3 saatlik bir yol var. Üstelik açız. Biraz daha su içiyoruz (İ. Melih ve Ankaralıları anıyoruz) ve bir su içimlik moladan sonra yola devam ediyoruz. Bu geçit biraz daha kolay ama on saattir dağ tepe yol aştıktan sonra zor geliyor. Artık adımlarımızı iyice küçültüyoruz. Yavaş ve durmaksızın yol alıyoruz. Biliyoruz ki geçidin ardı menzil, menzilde yemek, menzilde uyku var.
Geçidi nasıl aştık bilmiyorum ama on adım daha olsa kalırdım gibime geliyor. Uzaktan Adsız göl görününce adımlarımız büyüyor, umut artıyor. “Yaşasın,” diyoruz, “bunu da başardık.”
Adsız göle kamp atan İzmirli gurupla merhabalaşıyoruz. Nereden nereye geldiğimizi öğrenince inanamıyorlar. Bir günde bu kadar yol alınmamış daha önce. Gururlanıyoruz. Gurur açlığımızı bastırmıyor, gurur ısıtmıyor. Açız ve üşüyoruz. İzmirlilerin belli ki dağ deneyimleri yok. Bize yardım etmiyorlar. Gece burada kalmak zorundayız ama yalnızca üç kişinin kalabileceği iki çadırımız var. İzmirlilerin yiyecek çadırları boş. İçine sığınırız diye umut ediyoruz, vermiyorlar. “Yiyecek ve içeceklerimiz sınırlı, kusura bakmayın” diyor sorumluları. Onlarda biri dinlemiyor. Canan. Hepimiz çok seviyoruz Canan’ı. Bir kaçı daha Canan gibi davranıyor ve boğazımızdan çay geçiyor, şekerli... Birkaç kaşıkta olsa makarna yiyor bizimkiler. İki çadırımıza altı kişiyi tıkıştırıyoruz, kalan üç kişi (Hasan-Tekin-Fırat) uyku tulumlarına girip dışarıda yatıyorlar. Üşüye titreye, zar zor sabahı ediyoruz. Garip. Dokuz kişi de mutlu. Sabahın köründe birbirimize takılıyoruz. Adsız gölün kıyısındaki buzullara gidip fotoğraf çekiyoruz. Yorgunuz, açız, uykusuzuz ama uyumlu ve dağların zorluklarını güçbirliği ile aşabileceğimizin farkındayız.
İzmirliler kendi aralarında tartışıyorlar, gruplaşıp birbirine rest çekiyorlar... Kendimizi onların uyumsuzluğundan doğanın uyumluluğuna bırakıp yola düzülüyoruz. Şimdi ki hedefimiz Dilber Düzü üzerinden Olgunlar Köyü. Gruptan üç arkadaşı temsilen zirveye uğurladık. Fırat, Onur ve Serpil gülümseyerek, heyecan içinde zirveye yönleniyor. Onlarla Olgunlarda buluşacağız. Biz de buz gibi sulardan içerek, keskin kayalar ve taşlardan sekerek, dağcıların yön bulmak için bıraktığı üst üste konulmuş taşları (babaları) izleyerek Dilber Düzü’ne varıyoruz. Yiyeceksiz, çadırsız, malzemesiz dağlarda kaldığımızın ünü ana kamp durumundaki Dilber Düzü’ne ulaşmış. Öğrendiğimize göre malzemelerimizi taşıyan katırlardan biri dik bir yamaçtan kaymış ve sakatlanmış. (Katırların sağlık durumunun iyi olduğunu Kavrun’a dönüşte öğrendik ve vicdan azabından kurtulduk) Dolayısıyla biz yolculuğa artık malzemesiz ve yiyeceksiz devam edeceğiz. Olgunlar’a varırsak yiyecek problemimiz ortadan kalkacak. Dilber Düzü’nde domatesin ve zeytinin tadına varıp yola devam ediyoruz. 15 km. lik yolu yorgunluğumuzdan sekiz saatte alıyoruz.
Düve Yaylasının dibindeki Olgunlar köyünde yine sımsıcak karşılanıyoruz. Günler sonra ilk kez sıcak yemek yemek hepimize iyi geliyor. Mıhlama ve balık ağırlıklı soframızda bol bol da yoğurt var. Tekin’le yediğimiz iki koca tabak çiçek ve kekik kokulu yoğurttan sonra mıhlamalarımıza Onur’u ortak ediyoruz.
Olgunlar Pansiyon’da mis gibi çarşaflarda, şırıltılı dereden gelen su sesleriyle uykuya doyup doğru dürüst hazırlanmış kahvaltıdan sonra yine yollardayız. Artık son etaptayız. Düve yaylasından Lanetleme Geçidini aşacak ve Karadeniz gölünde yüzüp yaklaşık sekiz saat sonra da yeniden Kavrun’a varacağız.
Düve düzlüğünün sağ yanındaki yamaca tırmanmaya başladığımızda kendimizi çiçek denizinde buluyoruz. Mor, sarı, beyaz, kavuniçi, mavi, lacivert, kızıl, pembe renkli çiçeklerden gözümüzü almak mümkün değil. Yalnız gözümüz değil gönlümüzü de orada bırakıp fotoğraf makinelerine fazla güvenmeden göz kapaklarımıza resmedip düve yaylasını geride bırakıyoruz.
Sanırım, bu geçidi her aşan “lanet olsun” dediğinden buraya Lanetleme geçidi diyorlar. Baştan sona kayalar ve taşlardan oluşan geçit 3200 metre yükseklikte. Kaçkarların en yüksek noktasının 3937 m. olduğu düşünülürse bu geçidin ne kadar sarp ve yüksek olduğu ortaya çıkar. Kayaların ve taşların altından su sesleri duyuyoruz. Eriyen buzulların sesleri bunlar. Zaten ilk yükseltiyi geçince yüzelli-ikiyüz metrelik bir buzulla karşılaşıyoruz. Ağustos’un başında karların, buzulların üstünde şortla yürümenin zevkini çıkarıp geçide tırmanmaya devam ediyoruz.
Lanetleme’nin başına gelince mola veriyoruz ve aşağıda üç ayrı renkte ve büyüklükte göllere dalıyor gözlerimiz. Bunlardan birinde yüzmeyi planlıyoruz ama Hasan, bir tepe daha aşınca sıcak bir göl olduğunu müjdeleyince son bir gayretle orayı da tırmanıp o “sıcak” göle geliyoruz. Tekin, Hüsnü, ben ve Sibel hemen mayolarımızı giyip üç bin metrede göl turizmini başlatıyoruz. Hasan’nın sıcak dediği gölde biraz donduktan sonra Olgunlar’dan aldığımız nevalelerimizi yiyip yüzdüğümüz gölün sularından içiyoruz.
Önümüzde 2-3 saatlik bir yol kaldı ama artık çıkış yok. Kavrun’a kadar sürekli yokuş aşağı yürüyeceğiz. Bu yürüyüş artık bizim için iyice çocuk oyuncağı haline dönüştüğünden gurubu serbest bırakıyoruz ve herkes istediği hızla iniyor aşağı. Kavrun’un başına kadar böyle bir tempo tutturuyoruz ve Kavrun görününce yeniden bir araya gelip grup olarak yaylaya giriş yapıyoruz.
İlk gelişimizdeki karşılamanın esamisi bile okunmuyor. Herkes başımıza toplanıyor ve böylesine zor bir parkuru yiyeceksiz ve barınmasız bu kadar kısa zamanda nasıl tamamladığımızı soruyor. Bir tek Yalçın gülüyor bıyık altından; parkuru çaresiz bitirmek zorunda olduğumuzu bir o anlıyor...
Alternatiftrekking farkını bir kez daha ortaya koyuyor. Biz doğayla bütünleşmeyi bildiğimiz sürece ve dağların kurallarına uydukça daha nice rotalar aşarız diyor ve bir sonraki yazıya kadar “yürüyelim” diyorum...
Türker Keşmer
|